Mevlana Sözleri – Mesnevi (1. Cilt – 26. Bölüm)

2600. Orada cana zarar verir ama burada derman kesilir.

Su, koruk içinde ekşidir; fakat üzüme gelince tatlılaşır, güzelleşir.

Sonra küpün içine girince acır, haram olur…Sirke olunca ne güzel katıktır!

Müridin, küstahlık ederek kâmil vlî ne yaparsa yapması lâyık değildir. Çünkü helva, hekime ziyan vermez ama hastaya ziyan verir. Soğuk ve kar, olmuş üzüme dokunmaz, fakat koruğa dokunur. Çünkü koruk, daha kemâle gelmemiştir; yoldadır; “ Liyağfire lekellâhu mâ tekaddeme min zenbike ve ma teahhar “ haline gelmemiştir

Velî, zehir yese bal olur, fakat talip yese aklı kararır zarara uğrar.

Süleyman ”Rabbi hebli” demiş, yani “”Benden başkasına bu saltanatı verme.”

2605. Yahut benden başkasına bu lûtufta, bu ihsanda bulunma” diye niyaz etmiştir. Bu hasede benzer ama değildir.

Lâ yenbağı nüktesini candan oku. Benden sonra bu saltanatı kimseye verme sırrını onun nekesliğinden bilme.

Hattâ o, saltanatta yüzlerce zarar ve tehlike gördü. Cihan saltanatı, kıldan kıla, baştanbaşa can kaygısından, baş korkusundan ibarettir.

Baş korkusuyla can ve din korkusu… Bize bunun gibi bir imtihan daha olamaz. Süleyman himmetli birisi gerektir ki bu yüz binlerce renkten, kokudan vazgeçsin.

2610. Kuvvet ve kudretiyle beraber o saltanatın dalgası Süleyman’ın bile nefesini tıkıyordu. Bu keder yüzünden üstüne toz, toprak konunca bütün cihan padişahlarına acıdı da.

Şefaat edip ”Bana verdiğin bu saltanatı, kemal sahibi olanlara da ver.

Bu saltanatı, kerem edip kime verir, kime bağışlarsan Süleyman odur, o da benim.

O benden sonra kimseye verme hükmüne dahil değildir; benimledir. Hattâ benimle ne demek? O kişi, davasız, nizasız benim” dedi.

2615. Bunu anlatmak farzdır. Ama biz, yine karıkoca hikâyesine dönüyoruz.

Arapla eşine ait hikâyenin sonu

Bir Muhlis’in (Çelebi Hüsameddin’in) gönlü, o karı ve koca hikâyesinin neticesini istemekte.

Karıkoca hikâyesi, bir masaldan ibaret. Fakat onu nefsinle aklının misali bil. Bu kadınla erkek nefisle akıldır. İyi kişiye de mutlaka lâzımdır, kötü kişiye de.

Bu ikisi, toprak yurtta esir ve mahpusturlar. Gece gündüz savaşta macera içinde.

2620. Kadın durmadan evin ihtiyaçlarını ister, evin şerefini, yani eve lâzım olan ekmeği, yüceliği, hürmeti diler durur.

Nefis, kadın gibi her işe bir çare bulmak üzere gâh toprağa döşenir, tevazu gösterir; gâh ululuk diler, yücelir. Aklınsa, bu düşüncelerden zaten haberi yoktur. Fikrinde Allah gamından başka bir şey yoktur.

Hikâyenin içyüzü, bu tane ve tuzaktır, nefisle akıl arasındaki maceradır, fakat sen dış yüzünün tamamını dinle.

Eğer yalnız mânaya ait anlatış kifayet etseydi âlem halkı, tamamı ile işten güçten kalır, âlemin nizamı bozulur giderdi.

2625. Sevgi, düşünce ve mânadan ibaret olsaydı senin oruç ve namazının zâhiri suretleri de kalmaz, yok olurdu.

Dostların birbirine armağan sunmaları, dostluğa nazaran ancak görünüşe ait şeylerdir. Fakat bu suretle o armağanlar, gönüllerde gizli bulunan sevgilere şahadet eder.

Çünkü, ey ulu kişi, zâhiri iyilikler gizli sevgilere şahittir.

Şahidin de bazen doğrucu, bazen yalancı olur. Sarhoş, bazen şaraptan olur, bazen de ayrandan!

2630. Ayran içen de kendisini sarhoş gösterebilir. Gürültü eder, sarhoş görünür. O murai de, kendisini muhabbet sarhoşu sansınlar diye oruçlu görünür, namaz kılar.

Surete ait işlerden meydana gelen şey bambaşkadır. Fakat gönülde gizli olan şeye alâmettir. Ya Rabbi, duamızı kabul et, bize bu temyizi ver de o eğri, yalancı alâmeti,doğrusundan ayırt edelim.

Hiç, bu temyize nasıl malik olur? Allah nuru ile bakar, görürse o zaman bu temyizi elde eder.

2635. Eser olmasa bile sebep onu meydana çıkarır. Akrabalık gibi…Akrabalık sevgiyi bildirir. Fakat imam ve muktedası Allah nuru olan kişi, ne eserlere kul olur ne sebeplere.

Sevgi gönülde şûlelendikçe büyür, nihayet sevgi sahibi, eserden kurtulur. Sevgisini bildirmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü sevgi nurunu bütün kâinata yaymıştır. Bu sözün tamamlanması için hayli tafsilât var ama sen ara.

2640. Gerçi mâna, bu suretten zâhir olmaktadır ama bir cihetten mânaya yakındır, bir bakımdan mânaya uzak!

Delâlet hususunda mâna ile suret, su ile ağaç gibidir. Mahiyetlerine bakarsan birbirlerinden tamamı ile uzaktırlar.

Sen mahiyetleri de bırak, hasasları da. O iki rızık arayan karıkocanın ahvalini anlat.

O Arabın, karısının dileğine uyması ve “ Bu inkıyatta bir hilem var, ne de imtihan yoluyla yapıyorum “ diye yemin etmesi

Arap dedi ki: “Ayrılıktan vazgeçtim. Hüküm senin… Kılıcı kından çek, emret.

Ne dersen ben sana tâbiim; emrin, ister iyi olsun, ister kötü… ona bakmam.

2645. Senin uğruna feda olayım; çünkü seni seviyorum. Sevgi; insanı kör eder, sağır yapar.” Kadın “Sahiden beni seviyor musun, yoksa hile ile sırrımı öğrenmek mi istiyorsun?” dedi.

Erkek dedi ki: “Gizli sırları bilen ve Âdem Safi’yi yaratan Allah hakkı için (Seni seviyorum). Allah, Âdem’e üç arşın bir boy verdiği halde ruhlarda, levhlerde ne varsa hepsini gösterdi.

Allah, ona ezelden ebede kadar ne varsa ve ne olacaksa, önceden ve “Allemelesmâ” sından ders verdi, öğretti.

2650. Bu suretle melekler, onun ders vermesine hayran oldular, kendilerinden geçtiler. Onun takdisiyle başka bir mukaddesliğe eriştiler.

Âdem’in yüzünden nail oldukları fütuhata, göklerde bile erişememişlerdir. Âdem’in o pak ruhunun fezasına nispetle yedi gök sahası bile dardı.

Peygamber “Allah; ben, yücelere, aşağılara yere, göğe, hatta arşa sığmam. Bunu, ey aziz, yakînen bil.

2655. Fakat şaşılacak şeydir ki inanan kişinin kalbine sığarım. Beni ararsan inanan gönüllerde ara buyurdu” dedi.

Allah dedi ki: “Ey haramdan, şüpheli şeylerden sakınan! Kullarımın arasına gir ki bu suretle beni görme cennetine erişesin.”

Arş, bile o nuriyle, o genişliğiyle beraber Âdem’ görünce yerinden kalktı. Arşın sonsuz bir büyüklüğü var, fakat mânaya karşı suret nedir ki?

Her melek diyordu ki: Bizim bundan önce yeryüzüyle üfletimiz vardı.

2660. Hizmet ve ibadet tohumunu yere ekiyorduk. Yere olan bu meylimize, bu alâkamıza da şaşmaktaydık. Gökten yaratıldığımız halde yeryüzüne bu alâkamız nedir?

Biz nurlarız, karanlıklarla ülfetimiz neden? Nur zulmetlerle yaşayabilir mi? Ey Âdem! O ülfet, senin kokundanmış. Çünkü cisminin nesci yeryüzü.

Topraktan olan cismini yeryüzünde dokudular; pak nurunu burada buldular.

2665. Şimdi canımızın ruhundan bulduğu ülfet, bundan önce cisminin yoğrulduğu topraktan parlıyordu. Yeryüzündeydik ama yerden gafildik, orada gömülü olan defineden haberimiz yoktu.

Allah da bize oradan göklere sefer etmeyi emredince, bu yurt değiştirme, acı geldi. O yüzden Allah’ya deliller getirerek “Ey Allah! Bizim yerimize kim gelecek?

Bu tesbih ve tehlinin nurunu, dedikoduya satıyorsun” dedik.

2670. Allah hükmü, bize rahmet yaygısını döşedi:”Açıkça istediğinizi söyleyin. Tek evlâtların babalarına söyledikleri gibi ağzınıza ne gelirse çekinmeden deyin. Çünkü bu sözler, yaraşmasa bile rahmetim, gazabımdan artıktır.

Ey melek! Bunu meydana çıkarmak için gönlünüze şüpheler salmaktayım;

Sen söyleyesin; ben darılmayayım, gazaplanmayayım. Bu suretle de benim hilmimi inkâr eden ağız açamasın.

2675. Her nefeste bizim hilmimizden yüzlerce baba yüzlerce ana doğar, yokluğa dalıp mahvolur.

O babaların, o anaların hilmi, şefkati, bizim hilim ve şefkat denizimizin köpüğüdür. Köpük gider gelir ama deniz bâkidir dedi.”

Hayır, ne dedim? O inciye karşı bu sedef, köpük değil, köpüğünün köpüğüdür. İşte o köpük hakkı için, o sâf deniz hakkı için bu söz bir sınama, bir lâf değil.

Sevgiden, vefadan, boyun büküp teslim olmadan ileri gelmiştir. Huzuruna varacağım Allah hakkı için.

2680. Bu hevesim, sence sınamadan ibaretse bu sınamamı sına.

Sırrını saklama ki sırrım meydana çıksın. Elimden geleni; gücümün yettiğini buyur!

Gönlündekini benden gizleme de benim gönlümdeki de ortaya çıksın bu suretle ne yapabileceksem kabul edeyim.

Fakat nasıl edeyim; elimde ne çare var? Bir bak hele, canım ne işe yarar ki?

Kadının kocasına rızık isteme yolunu göstermesi, onun da kabul etmesi Kadın dedi ki:”Bir güneş doğmuş, bütün cihan ondan aydınlanmıştır.

2685. O Allah vekili, Allah halifesidir. Bağdat şehri, onun yüzünden bahar gibidir.

O padişaha ulaşabilirsen padişah olursun. Ne vakte kadar ikbal sahibi olmayanların yanına gidip duracaksın? İkbal sahiplerinin dostluğu kimya gibidir. Onların nazarına benzer kimya nerede?

Ahmed’in gözü Ebubekir’e değince o bir tasdik yüzünden Sıddıyk olmuştur.”

Kocası, “Ben padişah huzuruna nasıl kabul olunurum; bir bahanesiz onun yanına nasıl giderim?

2690. Buna bir münasebet, bir vesile gerek. Hiçbir sanat aletsiz meydana gelir mi? Mecnun gibi ki, birisinden Leylâ’nın bir parça hastalandığını duydu.

Eyvah, dedi; bahanesiz nasıl gideyim? Gitmezsem, hatırını sormazsam ne hale gelirim? Keşke hazık bir hekîm olaydım…O vakit Leylâ’ya koşa, koşa giderdim.

Allah, bize “Ya Muhammed, gelin de” buyurdu da bu davet, utanmamızın giderilmesine sebep oldu.

2695. Gece kuşlarının gözleri ve kabiliyetleri olsaydı gündüzün uçup gezerler, dönüp dolaşırlardı” dedi. Kadın cevap verdi: “Kerem sahibi padişah meydana girer, kendisini gösterirse aletsizlik, aletin ta kendisi,

vesileden mahrum oluş, vesilenin aynı oldu.

Çünkü alet, vesile… dâvaya düşmektir, varlık alâmetidir. Asıl hüner aletsizliktedir, alçalmadadır.” Arap “Aletsiz nasıl alışveriş edeyim de aletsizliği elde edeyim?

Müflisliğime de bir delil gerek ki padişah halime acısın.